Parkinsonlu Avukattan Küçük Bir Hikaye

Bu kitabı yazmaya karar verdiğimde kafamda tasarladığım ile yazdığım arasında büyük bir fark oluştu. Yazarken kalemin ya da bilgisayarda yazıyorsanız klavyenin kontrolü ele geçirdiğine, aklınızdan dahi geçmeyen şeylerin yazıya döküldüğüne şahit oldunuz mu hiç? Yazmaya başlayınca klavye, adeta yazmak istediklerimi değil kendi bildiğini yazıyordu. Klavye derken kastettiğim sanki göremediğim bir varlık benim aracılığım ile kendi kelimelerini, düşüncelerini yazıyor, kendi kurgusunu romanlaştırıyordu. Geriye dönüp yazdıklarımı okuduğumda bana öyle geliyordu. “Bu, daha önce hiç aklıma gelmemişti,” yahut, “Ben bu kelimeyi hiç kullanmam ki,” dediğim çok olmuştur. Beynimizin ön lobu, yani frontal korteks bilinçli düşünmeyi sağlar. Bunu yaparken hipokampus denilen beynin hafıza merkezinden yararlanır. Ancak yazarken ön lobdaki bilgilerin yanı sıra sonsuz evrensel bilgiye açılan bilinçaltından sızan bilgiyi de kullanırız. Bilinçaltını evrenin bir minyatürü olarak düşünebiliriz. Bildiğimizi bilmediğimiz şeyler ve ilham dediğimiz gizemli yaratıcılık oradan gelir ve yazıya dökülür.
Yıllardır üzüntü kaynağım olan parkinson hastalığı ve bu hastalıktan mustarip insanlarla ilgili bir kitap yazmaktı niyetim. Parkinson neydi, neden olurdu, neden beni seçmişti yazmak istiyordum. Aynı zamanda yazmak kendi kendine terapi demekti ve bana iyi gelecekti, biliyordum. Otobiyografik bir kitaptan ziyade roman kurgusuyla yazılmış, sade ve kolay anlaşılır bir öykü olmalıydı. Dünyada benim gibi milyonlarca nörodejeneratif rahatsızlığı olan insan vardı ve bu insanların sıkıntılarını aynı zamanda hastalıkla ilgili bilgilendirici bir öyküde anlatmalıydım. Örneğin geçmişte yaşadığım duygusal acıların parkinsonun oluşumuna etkisi olduğunu, hiçbir zaman sevemediğim ve zaten stresli olan mesleğimin beni her gün nasıl yıprattığını, çözümlenememiş duygusal sorunlarımızın kendini hastalık olarak dışa vurduğunu paylaşmak istiyordum. Dolayısıyla romanımın merkezine ister istemez kendimi yerleştirmek zorundaydım. Özetle yarısı kurgudan oluşan bir roman çıktı ortaya.
Sol bacağım dahil sol gövdemde ortaya çıkan yavaşlama ve koordinasyon bozukluğunun nereden geldiğini bulmak için nasıl hastane hastane dolaştığımı anlatarak yazmaya başladım. Parkinson teşhisi konulduğunda yaşadığım ruhsal yıkım ve sonrasında Mevlana’nın, ‘Her gecenin bir sabahı vardır!’ sözünden ilham alarak yılmadan ayağa kalkışımı, yeniden doğuşumu anlattım. Derken var olan her şeye karşı koşulsuz sevgi duyan yani ‘yaşama aşık’ Atilla girdi öyküye. Atilla bir doktordu ve her an belirtilerinin ortaya çıkmasını beklediği sessiz miyelom kanseri (bir tür kemik iliği kanseri) semptomları taşıyordu. Yani semptomlar vardı fakat yıllar sonra (ortalama altı yıl) görünür hale geliyordu. Modern denilen endüstriyel tıbbın dünyanın en büyük ticari şirketlerinin elinde olduğu, pek çok hastalığa çare diye sundukları şeylerin tedavi değil sadece semptomları bastırmaya yaradığını, milyarlarca dolarlık ilaç gelirlerinin devam etmesi için hastalıklara çare bulmak gibi niyetlerinin olmadığını yazarak devam ettim. (“Senin iyileşmeni istemezler Arif. Onların ilaçlarını, tıbbi aletlerini kullanman için seni yaşatırlar. Yani ölün gibi sağlığına kavuşman da para etmez.”)
Sonra hastalıklarına çare bulamayan avukat Arif ile doktor Atilla birlikte Brezilya’ ya kadar uzanan bir şifa yolculuğuna çıkarlar. Modern tıbbın aciz kaldığı noktada alternatif denilen ancak binlerce yıldır insanın hastalıklarına çare olmuş yöntemlerden medet umarlar.
Kitabın konusu nedeniyle okunmasının zor olacağı, manevi ağırlığı nedeniyle pek çok kimsenin satın almak istemeyeceği gibi önyargılı düşüncelere şöyle cevap verebilirim: Bu kitap o kadar sürükleyici o kadar merak uyandırıcı ki elinizden bırakamayacaksınız. Hatta önce kim okuyacak kavgası çıkacak evinizde. Ayrıca hayatta bizi sadece güzel şeyler beklemiyor, maalesef hastalık, ölüm de var bekleyen. Ancak bu romanı çekici kılan asıl şey kahramanların her şeye rağmen duydukları yaşam sevincidir. Yaşadıkları anın eşsizliğinin farkında olmaları ve asla umutsuzluğa kapılmamalarıdır. (“Bu eşsiz alemde var olmak ne güzel şey Arif. Biz Tanrı’nın ne güzel kullarıyız ki bize bu muhteşem hediyeyi vermiş. Yaşamak ne güzel şey Arif! Nefes almak ne güzel şey!”)
Daha sonra Tazegül ile Arif’in aşkı anlatılır. Hastalığı nedeniyle Tazegül’ ün geleceğini karartacağına inanan Arif, artık iyice ilerlemiş ve yardım olmadan başa çıkması imkansız hale gelmiş olan parkinsona rağmen kendini ölüm yalnızlığına mahkum eder. Fakat aşk her şeyle başa çıkabilecek güce sahiptir. Kısa bir ayrılığın ardından geri dönen Tazegül der ki: “Senden geriye ne kaldıysa bana yeter Arif… Senin sesini, nefesini duymak bile yaşamak için bana yeter de artar bile, serseri Avukat!”
Bu romanla verilmek istenen asıl mesaj, birbirlerine, doğaya ve diğer canlılara karşı daha anlayışlı, daha sevgi dolu insanların barış ve sağlık içinde yaşadığı masmavi ve yemyeşil bir dünya hayalinin gerçekleşebilmesi için herkesin çaba göstermesi gerektiği, kötülüğün yasaklarla, etraflarını duvarlarla örerek yahut güvenlik tedbirleriyle yok edilemeyeceği, ancak koşulsuz sevgiyle beslenerek kötülüğün yok edilebileceğidir. Bu hayale azıcık da olsa romanımla katkıda bulunduysam ne mutlu bana. Böyle düşünen insanlar çoğaldıkça, yapıcı ve iyimser düşüncelerinin yansıması tüm dünyaya etki edecek işte o zaman insanlık yok olmaktan kurtulacak ve yaşanabilir bir dünya gerçekleşebilecektir. …”Ve denir ki; “Tek bir insanın acısı bütünün acısı olacak, herkes kurtulmadan kimse kurtulamayacaktır.”

Saygıdeğer Üstad şahane bir kitap yazmışsınız sizden daha nice kitaplar bekliyoruz. Avukat camiası sizinle ne kadar gurur duysa az bence sevgiyle sağlıkla kalın. Saygılarımla …
Çok teşekkür ederim Recep bey. Kitabı beğenmeniz beni mutlu etti.